12 Haziran 2006

Kumru


Siyah ışığa çağrı mıdır?
Çağrı söz müdür, şarkı mıdır?


Kubbesinde kırmızı, mavi, sarı ışıkların asılı olduğu büyük çadıra girdi. Mavi koltukların önünden ağır adımlarla geçip sahnenin önüne geldi. Buradan bakınca boyu, sahneden biraz uzundu.
Giysileri siyahtı.
Baştan başa siyah…
Onca rengin içinden neden siyah?

Siyaha kendini katmak daha mı kolaydır?
Siyah renkleri daha mı saf bırakır?


Sahneye baktı. Sandalyeler, kablolar, enstrümanlar, notalar, plastik su bardakları ona baktılar.
Sahneye çıkan beş küçük tahta merdiven ona baktı.
Şimdi sakindi her şey ama akşam bir şölen yaşanacaktı. Gitar “mi majörle” tanışacak, keman notalara ses verecek, piyano sözle yarışacaktı…

O tepesinde enkli yağlı kağıtlarla kaplanmış ışıklarla aydınlanacaktı.
Ama şimdi siyahtı.
Baştan başa siyah…

Siyah ışığa çağrı mıdır?
Çağrı söz müdür, şarkı mıdır?


Salon boştu.
Zemin tahtaydı.
Adımlar ağır ve yankılıydı. Sahneyi kulisten ayıran uzun perdelerse siyahtı.
Kalındı.

“Mım mımmmlarını” duydum.
Sözsüz, notasız mımmm mımmlarını…
Vokalde.
Sahne boştu.
İnce uzun çeliğin ucuna tutturulmuş mikrofona bir karış mesafedeki dudaklar, en erken birkaç saat sonra yerini alacaktı. Çelik renkli mikrofon nefese, sese hasret bekleyecekti bir müddet.

Ama mırıldanmalar yalnız değildi. Tahta zeminden yükselen tok gıcırtılar ve perdelerin hışırtıları boşluğu dolduruyordu.
Yürüdü.
Yalnız ve karanlıkta.
Mımm mımların tonu yükseldi, “nanı nanı n ana naaa. Nanıım”
Yankısı iyiydi salonun.

Ses, siyahta daha mı güçlenir?
Siyah sese duvar mıdır?


Sahnede yürüdü. Kenarda bekleyen sandalyeyi getirip orta yere yerleştirdi. Sırtını salona, yüzünü orkestraya verdi.
“naın nanı na naaaaa na naaaammmm”

Bu sessizlik, tek başınalık iyi gelmişti. Birazdan nasılsa başlayacaktı curcuna. Akrtlar, bağırışlar, tonlamalar, ses ayarlamalar, efektler, parça geçmeler…
Şimdi böyle kendisi ve mım mımlarıyla….
Sustu.
Sessizlik siyahtı.
Siyah ve derin.

Birden bir kanat çırptı koca salonda. Kemanın yanından, davulun üstünden gitara doğru bir gölge uçtu.
Siyahın içinde yorgun bir kanat sesi…

Sustu.
Nefesini tuttu. Ne tahta zemin gıcırdadı, ne kalın perdeler hışırdadı. Sadece koca kubbe, salonun üstüne yağan yağmurun, bir de siyahın içinde bir yerlerde gizlenmiş kanadın sesi vardı.
Yerinden kalktı. Daha ilk adımını atmıştı ki, telaşlı kanatlar çırpınışa geçti. Çırpınış karanlıkta büyüdü.
Durdu.
Telaşlı ve korkak kanatların sahibini ürkütmemek için yerinde çakıldı kaldı.
Ses yine çıkıp gitmişti salondan.
Bir tek yağmur, tek yağmur…

Kırmızı pençeler, tahta zeminde tıkırtılar çıkardı. Ve minik gaga tık tıklar… Kanatlar bir açıldı bir kapandı. Birden, piyanodan “dooo” sesi yükseldi. “Do” salonu doldururken, kanatlar mavi, sarı, kırmızı lambaların asılı olduğu tavana yönelmişti. Geniş ve bomboş salonda, üstelik dışarıda sağanak yağmur ve soğuk varken uçtu.

Kendi rüzgârından üşüyerek…
Yorgun ve ıslak bir kumruydu.
Gördü.

Sahnenin tepesindeki çelik boruların üstünde, bir öne bir arkaya yaylanarak dengesini kurmaya çalışan, pas kanatlı, minik gagalı, zayıf ve yalnız bir kumruydu.
Lambaların yaydığı sıcaklığa sığınan üşümüş bir kumru…
Öylece durdu.
Kırmızı jelatinle kaplı lambanın sıcağına yerleşti.
Gülümsedi mi?
Şarkısını söyledi.
“Amaa sizin adınız ne?”
Kimse bilmedi.
Kimse cevap vermedi.
“Benim dengemi bozmayınız”
Orada kelimeler uçuşuyordu. Harf, ses, söz uçuşuyordu.
Uçuyordu.
Şarkı söylüyordu.
Şarkılarda bildiği bütün sevdaları, aşkları, hüzünleri, çelişkileri söylüyordu.
Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını…
Duydum.
Ellerini, zaten küçük olan ellerini yumruk yağmıştı; sıkıyordu. Karanlığın içinde, ışığı peşine takan iki yumruk havada sessizliği dövüyordu. Sessizlik şarkıya, alkışa yeniliyordu.
Gördüm.
Kimselere sezdirmeden sözleri, şarkıları, notaları topladı karanlıktan.
Karanlıktan karanlığı topladı.
Tılsım mıydı? Kim bilir?
Giysileri siyahtı.
Karanlık değil, siyah..

Siyah nerede başlar, karanlık nerede?

Şarkı söyledi. Saatlerce.
Tıka basa dolu salonda an oldu hüzünle baktı gözler, an oldu gülüşlerle kıvrıldı dudaklar.
Şarkılarda yaşamı söyledi.
Hayır, söndürün o gözünün içinde patlayan mavili, yeşilli, kırmızılı sahte sahne ışıklarını. Görmüyor musunuz, sevmiyor, gözlerini açamıyor. Sesinin tınısı, ışığın içinde kırılıyor. Bırakın karanlığa söylesin şarkısını.
Hele hele o dumanı çekin alın gözlerinden, gözbebeklerinden; savurun; görmüyor musunuz, soluk alamıyor.
Eğildi.
Küçük elleriyle kocaman öpüşler gönderdi karanlığa; alkış topladı.
Şarkıları, sevgileri, aşkları topladı.
Sonra kalın siyah perdenin arkasına geçti. Ilık su içti, terini sildi. Siyah giysisinin üstüne siyah şal attı.
Karanlıkta bir tek beyaz yüzü kaldı.
Kocaman arabasını getirdiler kulis kapısına. Koştu. Soğuk çelik kapıya dokundu; dondu.
Hızla geri döndü, boş salona daldı.
Sıcağa sığınan kumruyu aradı. Kırmızı jelatinli lambanın yanı boştu. Mavininki de, sarınınki de… Bütün lambaların yanı.
Salon karanlıktı.
Sahne boştu.
Dışarıda yağmur hala sağanaktı, hava soğuktu.
Yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Arabasına biniyordu ki, boş salondaki piyanodan “do” sesi yükseldi.
Gülümsedi.
(Fügen Ünal Şen'in, Özgür Yayınları'ndan çıkan, Bir Anı Paylaşmak adlı kitabından)

1 Yorum Ekle:

Blogger ayse said...

Bu güne kadar çok yazı okudum Sezen Aksu hakkında.
Hiç birisi "o değilmiş gibi yazılan" ama "herşeyi ile onu anlatan" bu yazı kadar etkilemedi beni...
Yazara yazdığı için, blogger'lara da bizlerle paylaştıkları için sonsuz teşekkürler...

11:01 ÖÖ  

Yorum Gönder

<< Home

 8o  XMLº 
Blogwise - blog directory
Music Blog Top Sites
blog search directory
Blogarama - The Blog Directory
Proogle.de
Link Dünyası>
Technorati Profile