Sezen Aksu’yu sevmemek, mümkünü olan bir şey değil. Sevgili köpeğinden oldu mu biri, kim olursa olsun, onunla birlikte dertlenmekten de kendinizi alamazsınız. Ve hiç zaman kaybetmeden nefs-i azizinize döner, Sezen’in Cano’su ile birlikte kendi Zoro’nuz için de yeniden dertlenirsiniz. Sahibesinin yanıbaşında, sahnede, vakur ve dikkatli duruşunu (Hürriyet’teki fotoğrafta) uzun uzun seyrettim Cano’nun. Adı gibi kendi de çok güzel. (Ben Sezen’in Türkçe dağarcığını da beğenirim. Şarkı sözleri durup dururken dört dörtlük değil. Oturaklı kadınların [annelerin, büyükannelerin] çocuklarında bulunan bir haslettir.) Üzülmemek mümkün mü? Hele hayatını, kendini neredeyse hiç sakınmadan yaşayan biri için. Ama iyi etmiş, dün akşamki konserini iptal etmemekle. Sevdiklerinin ölümünde dişini sıkmayı marifet sayan biriyim. Zoro öldü dediklerinde, tecrübem de olmadığı için böğüre böğüre (Ne de çirkin!) ağlamıştım, unutmuyorum. İnsan soyu olarak belli ki kedilerle, köpeklerle ortak çok uzun geçmişimiz var. Ailece Zoro sevgimizin adını koymaya, farkını anlamaya çalışırdım. Birbirinin dilinden anlama dışında, en etkili sebep, köpeğin sahibine (ve ev halkından seçtiklerine) olan karşılık beklemeyen sevgisi ve tam teslimiyetiymiş gibi gelirdi bana. Ve hayvan olarak zekâsı, hissetme yeteneği. (Ben mesela tavuklarla da bir arada yaşadım. Yok! Memelilerin hali başkadır. Tekneyi anası yerine koymaya çalışan yavru balinayla meşgulsünüz değil mi?) Zoro, televizyon koltuğuna yerleşeyim diye beklerdi yemek ertesi, çıkıp kucağıma bir güzel yerleşmek için. Ama hastalanınca doğru Gülseren Hanım’ın kucağına. O ufacık, bu deve gibi; eğlenceli olurdu, o hallerini seyretmek. Eski patronum ve ortağım Safa Kılıçlıoğlu sert, öfkeli, sevgisini, ilgisini belli etmekten korkan bir adamdı. İki kere hüngür hüngür ağladığını gördüm: köpeğini kaybettiği ve Yeni Sabah’ı kapattığı günlerdi. Mübalağacı da olduğu için, ölen köpeğinin içini doldurtmuştu Safa Bey, bakınca hep onu orada göreyim diye. Evdeki odamın duvarında güzel bir «portre»si var Zoro’nun. Yirmi beş yıldır onunla yetinirim. Selim torunumun doğduğu yıl ölmüştü Zoro. Kanserden dedi veteriner hekimler. Ama bir gün, bahçeye açılan camlı kapının önüne gelip durmuş, ön ayaklarını cama dayayıp hemen orada duran çocuk arabasındaki bebeği bir süre seyretmişti. Son günlerde eski itibarını neden kaybettiğini o bebeği orada görünce anladı gibi geldi bana. İçimde hâlâ bir uktedir. Ben çareyi, torunları küstürmeyi de göze alarak, «Zoro’dan sonra bu evde başka köpek istemem» inadında aradım Sezen. İnsan sevgilinin, ille de elle dokunulabilir olması gerekmediğini de zamanla öğreniyor. Bin şekle girebilir bir güzel duygu bu. Cano’ya duyduğun, o bin şeklin belki de en çocuksu, en saf, en pürüzsüz olanıdır.
Aksu'nun, "kuzum" diye sevdiği köpeğinin özel bir yere gömülmesini istediği öğrenildi.Hayvanlara düşkünlüğüyle bilinen Sezen Aksu, iki aylık yavruyken aldığı ve 10 yıldır yanından hiç ayırmadığı Cano'sunun ani ölümüyle yıkıldı. "Çakkıdı" şarkısıyla dans eden köpeğini yurtiçinde gittiği seyahatlere götüren, onunla tekne turuna dahi çıkan Sezen Aksu, "O benim 10 yıldır can dostumdu" diyerek gözyaşı döktüğü öğrenildi. Aşırı kilo nedeniyle kalp krizi geçirdiği öğrenilen Cano'nun, sadece Sezen Aksu ve çok yakın akrabalarının bildiği bildiği çok özel bir yere gömüldüğü belirtildi. Şoförü tarafından arabada unutulduğu iddia edilen, bu yüzden aşırı sıcaktan dolayı kalp krizi geçirdiği söylenen köpeğin, aşırı kiloları nedeniyle kalp krizi geçirdiği, veteriner raporunda da "kalp krizi" yazdığı belirtildi. Ancak ölüm haberini Bodrum'da alınca hemen İstanbul'a dönen Aksu'nun, evde öfkeyle dolaşması, sinirlerinin çok bozuk olması, köpeğin arabada unutulma iddiasını güçlendiriyor. Ünlü sanatçının evinde 17 yaşında İrma adında bir kedisi bulunuyor. Hayvanlara aşırı düşkün olan ve hayvan hakları konusunda birçok yardım derneklerine de destek veren Sezen Aksu, bu konuda kendi resmi internet sitesinde şu satırlara yer vermişti: "İnsanoğlu artık bu dünya üzerinde yaşama hakkının sadece kendisine ait olmadığının farkına varmalı. Doğa dengesini ancak, üzerinde bulundurduğu her türün yaşamını hakettiği şekilde sürdürmesiyle kaybetmez ve koruyabilir. Kendisini doğaya ve hayvanlara müdahale edecek üstünlükte gören insan ırkı, bu gücü ispatlayacağı noktayı şaşırmamalı. Hayvanlara göre daha yetkin bir tür olduğumuz iddiasına, yer küredeki tüm canlılara ‘layığınca’ yaşama şansı verildiğini gördüğüm gün ikna olacağım."
Sezen Aksu evladını kaybetti... Hani şu, `Çakkıdı` şarkısıyla sahnede `Çakkıdı, çakkıdı` dans eden köpeği öldü. O, harika bir `Golden Retriver`dı... Sapsarı, uzun tüyleri vardı, 11 yaşındaydı... Çok akıllıydı. Kalbi aniden duruverdi... Cano yok artık... Sezen çok üzgün... Yıkık... Bitmiş, mahvolmuş durumda... Cano`nun ani ölümüne bir anlam veremedi, Otopsi yapılmasını istedi, Ancak neye yarar! Çok değer verdiği, Oğlu Mithat Can kadar sevdiği köpeği gitti... Sezen ile Cano 11 yıldır hiç ayrılmadı. Sanatçı, 2005 yılının 3 Temmuz`unda doğum gününü Çeşme`de kutlamak istemişti... Annesi, babası, oğlu, dostları ve Cano`su, Sheraton`a gitti. Otel görevlileri, saygıyla karşıladı, `Hoşgeldiniz; ancak köpeğinizi buraya alamayız.` Sezen çok kızdı, köpürdü; `Cano burada kalamazsa, bizim bu otelde ne işimiz var, gidiyoruz...` Terk etti orayı... Bir başka otele gitti, Ve suit dairesinde, yatağının yanı başına Cano`ya yer yatağı yaptırdı. Denize hep Cano`suyla girerdi. Onunla oynar, konuşur, dertleşirdi... Klibinde bile oynatmıştı. Hiç düşündünüz mü dostlar? Sezen ve diğerleri, Hayvanseverler... Neden yaşamlarını bir hayvanla paylaşır? Cevabı basit; Bu dünya sadece bize ait değil de ondan. Onlar da insanlar gibi, sevgi kaynağı olarak yaratılmış. Üstelik, hayvanlar sevgilerini karşılıksız verir. Herkese, her isteyene... Sezen, 22 Ağustos`taki konserini ertelemeyi düşünüyor. Sakın yapma Sezen! Çık ve acını on bin kişiyle paylaş... Cano`suz ilk konser çok zor olacak ama, Bilirsin işte... Acılar paylaştıkça azalır... Acını candan paylaşırım.
Çoktan seçmeli yalanlarla dolu bir ülkenin yeterince insan, yeterince hüzünlü, bir o kadar neşeli yanısınız desek yeridir. Kadrolu sokak kedileriyle aynı asfalta basmaya, aynı güneşle ısınmaya devam ediniz! Huşu içerisindeki sırlarımız, tutkularımız, körkütük aşklarımız, akademisyen edalarıyla küçümsenen, arabeskse n’olmuş şarkılarınızın tam ortasından geçer. Kulakları çınlasın ‘kanlınız’ gazetecinin dediği gibi “aşktan dibe vurup, ağlayıp zırlayan, yıkılan, mahvolan kadınlar’’; şarkılarınız sayesinde genital ıvır zıvırlarıyla matrak geçebildiler! Çünkü kadınlar için bilhassa sert iklimli bir ülkede şifalıydı şarkılarınız. Doğrusu önermek isterim; yorulmayınız konserlerde, Latin Amerika yerlilerinin bir protesto eyleminde yaptıkları gibi ağzınızı şarkı söylüyormuşçasına sadece açıp kapayın yeter. Biz duruşunuzla şarkılarınızı dinler ve bakışınızla söyleriz, şüphesiz! Sezen Aksu ‘arsızlığı’ ya da ‘solculuğu’ diye ne yersiz bir tanımlama yapan solcu kardeşlerimize rağmen hem iflah olmaz kızıllığımla eklemek isterim bunu! Endişemiz olmasın ki öğrenecekler onlar da kulvarları karıştırmamayı. Yoksa Müzeyyen Senar dinlediğimiz için asılabiliriz hani. Yasağın sınırını kim belirleyecek? Eh! Takdir ediniz ki siz de pek rahat durmuyor, ele avuca gelmiyorsunuz! Son olarak İzmir’deki konserinizde, ezan okunmaya başlayınca ara verip camilere güzel sesli müezzin istediğinizde, ‘sen kim ezanı yorumlamak kim?’ şeklinde ifadelerle karşılaşacağınızı tahmin etmeliydiniz! Oysa sahici içtenliğiniz nedeniyle Chiapas’da yaşasanız Zapatistlere bulaşacağınızdan eminim! Spontan savaş karşıtı söylemleri nedeniyle neredeyse linç edilecekken, can havliyle Mehmetçik Vakfı’na çil altınlar bağışlayarak unutulmayı deneyen Bülent Ersoy’a destek atmak mı desek! Yapısal dönüşüm ucubesi nedeniyle yerlerinden edilen Sulukule sakinleri ile dokuz sekizlik buluşma mı! Nöbet tutan Türk askerleri için yazdığınız “kendini de bizi de dünyayı da affet/ama sen yine de hep hayattan bahset” ezgilerini mi! Diyarbakır’da yağmur altında onbinlerce Kürt şarkılarınızla ıslanmayı göze aldığında, kalbinizin yarısını orda bırakmanızın ne mühim bir mesele olduğunu mu desek! Cumartesi anneleri ile buluşmanızı, meşum cinayetten sonra, taziyede Hrant Dink için sadece kızına ilettiğiniz ağıttan mı bahsetsek! Sahte belgelerle askerden kaçmaya çalıştığı için yargılanan Serdar Ortaç Türkiye’sinde, Ahmet Kaya Kürtçe klip nedeniyle linç edilmek istenmişti hatırlarsanız. Hazır, Ceza’nın ve pek çok genç sanatçının şarkılarına ses katmışken, konserlerinizde Ermeni, Kürt, Rum çocuklara şarkı söyleme olanağı yaratmışken, sesinizden Kürtçe bir nağmeyi duyma isteği ham bir hayal olmasa gerek! Akıl almaz bir suskunluk ve aldırış etmezlik dünyasında, vicdanlarından ancak yakalanabilir insanlar. Memlekette yaşanan dezavantajlı hikâyelere en küçük bir ses çıkarmamış, rahatsız olduğunu gösterir hiçbir şey yapmamışlara karşılık, popüler kültür cemaatinden vefalı bir duruştur sizinkisi! Yaşanan dehşete karşı vicdanınızı diri tutunuz. Hayatımızda daha üç otuzluk yeriniz var. Çok yaşayınız e mi? Perspektifiniz bozulmasın inşallah!
Sezen Aksu 2008 yılının yaz aylarını halka açık ve ücretsiz olarak gerçekleştirilecek halk konserleri ile uğurluyor.
Buna göre Sezen Aksu’nun katılacağı festival ve belediye konserleri şöyle:
26 Ağustos 2008 - Ayvalık (21:00) Ayvalık Festivali kapsamında verilecek konser, Ayvalık Anfi Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek.
29 Ağustos 2008 – Kastamonu (21:30) 22. Uluslararası Kültür ve Sarımsak Festivali kapsamında verilecek konser, Taşköprü Festival Alanı’nda gerçekleştirilecek.
31 Ağustos 2008 – Bursa (21:00) Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından düzenlenen konser, FSM Bulvarı Çevre İl Müdürlüğü yanında meydan konseri şeklinde gerçekleştirilecek.
Efem, bikaç haftasonu önce Arkadaşlarımın Kulübü’ndeki (reklam olmasın/şımar-masınlar diye isim vermiyorum) Brooklyn Funk Essentials and Hüsnü Şenlendirici konserindeydik Elif’le 2 kişilik bir “team” olarak. Biz akılcı hamleler ve mimari bilgimizle en ön sıralara sızdık ve de ilk başta en bilindik en “essential” parçalarını çalıyor B.F. Essentials; böyle bizim gibin konsantrasyon yoksunluğundan müşteki ruhlar ne kadar olabilirse o kadar konsantre-dinliyoruz konseri. Hüsnü Şenlendirici’nin çaldığı her parçayı abat etmesi-harikuladeydi. Hele bi “İstanbul İstanbul olalı” çaldı ki anlatamam. Tam arka sıramızdaki ayakta sayın seyircilerim, 6 sayısından oluşan bir kız grubu! Dans edip oynuyorlar; ama BU KADAR OLUR! Ben kendi gençliğimize ışınlandım onları izlerken. Zira çok taşkın dans figürleri. Ancak vakti zamanında bizim döktürdüğümüz üzre hepsi “mockery” figürlerin. Yani çılgınca dans/ çılgınca figür/ arada oryantal (o bizde namevcuttu) ve fakat hepsi DALGA. SARAKAYA. HİCİV. HİCİV. Bu kadar mı neşeyle/ hayatla dalga geçme olur? O kadar şahaneler, o kadar matraklar ki; ben sahneye arkamı dönüp (çok affedersiniz) onları izler oldum yalnızca. Ve sizi temin ederim gözlerimden, özellikle dikkât ettim ellerimle silmekten, sağ uçlarından yaşlar boşalıyor gülmekten. Çizgi film gibi. Kızım geçenlerde kınadı beni Recep İvedik’e çok güldüm (hani yine gözlerden yaş meselesi) diye. “Çok kötüydü o film Anne” dedi. Ben “Kimse beni yolumdan döndüremez. Siz-ler teenage sence of humour’larınızı kaybetmiş kişilersiniz, üzülerek” dedim mevzu kapanmadı yani. VS. Ama Kızlar’a bakarkene bakarken’e, Şimdi Sezen “İzmir’in Kızları” diye bi şarkı patlattı ve bütün latan ve açık İzmir Kızları “Express yourself” oldular ya bu şarkı sayesinde. Döküldüler sapır bilinç deryalara denizlere. Ben de derhal bulunduğumuz alan İzmir’in sayfiyesi olduğu için filan “Kızlar, siz İzmirli misiniz?” dedim zira biliyorsunuz antropoloji, sosyoloji ve botanikte sınır tanımam. “Hayır Perihan hanım; biz sizin okulunuzdanız!” diye bağrıştılar. Ben çevremi unufak ediyorum “Tanınmıyorum. Rahatım. Beni kimse tanımaz. Fotoğraflarımdan tamamen farklıyım” diye diye. Çevrem de siniyor haklı olarak. “Peki tamam. Tanınmıyorsun. Tanımıyorlar. Tanımıyoruz” yaparak beni pışpışlıyorlar. Bu Şahane 6 Kız; İşte benim ortaokulum, yıllar içinde Beyoğlu Anadolu Lisesi’ne evrildi; ordanmışlar. Ama işin sırrı şurada: sonnn sırf kız mezunlarmışlar. Ben ordayken İngiliz Sırf Kız Okuluydu orası. Ve de bence ne varsa Sırf kız okulundan çıkanlar’da var. (Kestirmecilik-mesela.) Burda; Mühim Türk-Çin Eğitim İnsanı Kerim Gürçay’ın çocukların kendi (salt) cinsinden okullarda okumasının akademik başarıyı katladığı tezine; tamamen katılıyorum. EQ’ları düşüp “Arrested Development” (hayat boyu) vakalarına da dönüşüyorlar belirli alanlarda. Ama o “belirli” alanlar bizi ilgilendirmiyor. Kızlar kızlarla okusun ortaokulu (ve mümkünse liseyi) oğlanlar da oğlanlarla diyorum. Neyse yeterince konservatif konserveledikten sonra, benim yıllar önce Okulumuz üstüne yazdığım (sararmış) yazıyı halen saklayan, “Biz daha çok kızız aynı sınıftan. Hep böyle kaşık gibi yaşarız”, diyen Bu İstanbul Kızları’nın ne kadar içimi açtığından/ ferahlattığından/ mutluluk basmasına uğrattığından- Bütün bunların akabinde İzmir’in Kızları mevzuuna kıvırdım dümeni. Zira bi Ebru Çapa, bi Sezen Aksu, bi Deniz Gül. Doğru dürüst bu 3 İzmir Kızını tanıyorum ben. (Pakize Suda’yı bütün Türkiye tanımıyor. Kendisi dahil.) Ebru Çapa için Girit’in İnsanı diye yeni bir kategori yaratırsak, elimizde Sezen Aksu’nun bir baştan öbür başa sevgiyle kucakladığı İzmirliliği kalıyor ki, ordaki gönlübolluğu içim titremeden düşünmeden edemedim. Öylesine baskın ve baskıcı bir (kasaba) yanı da var(dır) ki İzmir’in, çok gençliğinde nerdeyse canını zor kurtararak, başka yerlere kaçmamış mı Sezenimiz? Kemalist Kasaba’nın projelendirmesinden? Ama bir zamanlar zulmünü de muhakkak gördüğü, anne ve babasının şimdiki pamuk helva hallerini bağrına basmayı bilmesi gibi- Müthiş bir bilgelik onunkisi. Müthiş bir affetme. Anlayarak bağışlama hali. Yeterince uzun beklersek, yeterince sevgi ve sabırla, her şeyin en doğru, güzel ve iyiye varacağını; varması gerektiğini söylüyor/ öğretiyor bize her defasında. Bazen beni esasında hak edilmemiş sabrıyla sabırsızlandırıyor. Hatta öfkelendiriyor. “Ama onlar sana/ bana şunu/ bunu yapmadılar mı?” Oluyorum korsan gemimden. Toplarımı doğrultuyorum. Son CD’sinde “Ben o zaman çok neşeli bir kızdım/ Çok da yalnızdım” diye iki satırı var. Tarumar oluyorum o 2 yalın satırdan. Çocuk Sezen’in, Gençkız Sezen’in incinebilirliği derimden içeri sızıyor, metaneti karşısında ağlamak istiyorum. İzmir; kızlarıyla erkekleriyle birleşip, Sezen Aksu’nun bir heykelini dikse İzmir’e-az olur elbet. Ama az’la da başlanabilir. Onu ne kadar takdir etseler şehirlerinden çıkıp dünyayı şereflendirdiği için YETMEZ. Ama başlangıç, başlangıçtır. İzmir’in En Mühim Kızı’nı kutsamak/ kutlamak için.
İzmir Fuar Açık Hava Tiyatrosu'nda yaz konserleri kapsamında hemşerilerinin karşısına çıkan Sezen Aksu, izleyenlere 3 saate yakın müzik ziyafeti sundu. Sezen'in, Ozan Doğulu yönetimindeki 14 kişilik yeni orkestrasıyla eski şarkılarıyla başlayan müzik yolculuğu son albümü ‘Deniz Yıldızı’ndan şarkıları seslendirmesiyle devam etti. Aksu konseri zaman zaman tek kişilik tiyatroya dönüştürdü. Yarım saat geç başlayan konserde Aksu, hayranlarının altı kez alkışla tempo tutmasından sonra sahne aldı. Sigara yasağına uyulmadığı konserde, Aksu konserin birinci bölümüne siyah renkte göğüs ve sırt dekolteli ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla, ikinci yarıda ise kırmızı payetli derin bacak ve göğüs dekolteli kırmızı bir renk elbiseyle şarkılarını seslendirdi. Aksu'nun bir hayli neşeli olduğu gözlerden kaçmadı. Konsere ‘Sen Ağlama’ adlı şarkıyla başlayan Aksu, Onno Tunç imzalı on şarkıyı potpori olarak ardarda seslendirdi. Fuar Açık Hava Tiyatrosu'nda son albüm çalışmasındaki “Yol Arkadaşım” adlı şarkıyı söylemesinden sonra ezan sesini duyan sanatçı Sezen Aksu, ‘Aziz Allah’ diyerek şarkı söylemeye ara vererek ezanı dinledi. İzmir'de annesinin evinin bulunduğu sokakta cami olduğunu belirten Sezen Aksu şöyle dedi: “Her sabah ezan dinlemeye kalkıyorum. Müezzinler enstrümansız çok anlamlı ve çok ilahi bir şey söylüyor. İyi seçmek gerekiyor müezzinleri. Ben böyle söylüyorum diye çok korkuyorum. Allah çarpar diye. Aklımıza çocukluktan beri öyle şeyler kaydolmuş ki. Ezan okuyana bir laf ediyorum diye başıma bir iş gelecek. Şahane ezan söyleyenler var. Doğrusunu, güzelini bulun getirin. Sesimizi içimize ata ata, şişe şişe patlayacağız bir gün. Herkes tepkisini bireysel olarak ortaya koymalı. Korkmuyoruz be. Korka korka öldük zaten. Yeter.” Son albümümdeki ‘İzmir'in Kızları’ adlı şarkının ardından ‘Harmandalı’ oynayan Sezen Aksu, hemşehrilerine şu iltifatlarda bulundu: “İzmirlim daha uyanıktır, daha zekidir, daha parlaktır, daha aydındır. İzmir kendisine ters gelen şeyleri bile anlamaktan yanadır. İzmir kaybetmekten yana değil, kazanmaktan yanadır. Hep anlamaya çalışır. İzmirli eski arkadaşlarım bilir. Annemle babam evde olmadığım zamanlar mahalle sakinlerine konser verirdim. Nişan, düğün olduğu zaman babam fenalık geçirirdi. Sahneye sızar, şarkı söylerdim adam utanç içinde kalırdı. Annem babam evde olmadığı zaman kapıları camları, ışıkları açardım. Makber'i söylerdim. Sesim parktan duyulur, evin önüne müşteriler toplanırdı.” Konserinde Aysel Gürel'in şarkılarını da seslendiren Sezen Aksu şunları anlattı: “Aslında kimse yeteri kadar tanımadı Aysel Gürel'i. Çünkü kendisini anlatmak, tanıtmak için en ufak bir gayreti yoktu. Hisseden hisseder diye düşünüyordu. Biri bir gün umarım Aysel'in kitabını yazar. Aysel'i derinlemesine tanıdığınız zaman bütün hayatınızı ele geçiren baskılardan, korkulardan bir çıkış bulmak için müthiş bir anahtar yakalayacağınıza eminim. O kadar farklı bir kadındı. Kimsenin gözüne girmek için bir şey yapmadı. Sadece kendi inandıklarını yaptı. Ben bir yerde onu takip ettim ama sonra tıkandım. Gözüm yemedi. Hızlı hızlı tüm dostlarım tanrının yanında toplandı. Aklıma da gelmiyor değil. Benim burada ne işim var diye kendime soruyorum.” Sarı saçları, derin bacak yırtmaçlı kırmızı elbisesiyle konserin ikinci bölümünde sahneye çıkan Sezen Aksu'ya seyircilerden biri “Marilyn Monroe gibisin” diye seslenince taklit yapmaya başlayan Aksu şunları söyledi: “Ananemin iki lafını unutmam. Artis ruhlu olduğum için sürekli ayna önündeydim. Şöyle derdi ‘Köy yanar, kahpe taranır.’ diğeri ise ‘Sürmeyle rastık, olur insan fıstık.’ Sen beni sabah evde görsen bütün hayallerin yıkılır. Cila var üstümde. Dünyada çirkinlik kalmadı. Bin tane teknik var. Ama önemli olan iç güzelliği. Erkeklere çok üzülüyorum. Erkekler bir araştırmaya göre 52 saniyede bir seks düşünürmüş. Bu ne demek? Başka bir şey düşünemiyorlar. Suratımda epitelyum doku bacağımda epitelyum doku. Kadınla erkeklerin farklı olduğunu anladım ama, insan bacağı görünce erkek nasıl farklı bir şey oluyor. Erkeklerde bir yaştan sonra aktivite azaldığın için ağzına da vuruyor.” “Ümmü Gülsüm gibi oldum, artık evinize gidin, yoruldum” diyen Sezen Aksu, konserinin sonunda, “İhanette, cinayette her insan merhamette zalimdir. Bir yandan gücün suç ortaklığında bir yandan sızlar vicdan, ilahi müteakiptir. İyi günde, kötü günde birbirimize destek vereceğiz. Zor zamanları beraber atlatacağız. Gene zor zamanlardan geçiyoruz ama ben hiç umudumu kaybetmedim. Siz de kaybetmeyin” Milliyet