30 Ocak 2007
23 Ocak 2007
14 Ocak 2007
Şeffaf Oda'da büyük buluşma

Milliyet Gazetesi Başyazarı Güneri Cıvaoğlu bugün Kanal D'deki "Şeffaf Oda" adlı programda Türk pop müziğinin kraliçesi Sezen Aksu'yu konuk ediyor
Sezen Aksu minik bir kuş kadar sevimli ama kişiliği ve sanatıyla sıradağlar kadar yüce. Tüm şarkılarıyla bizden biri ama hiçbirimiz gibi değil. Sanki bir gezegen. Onun etrafında biz milyonlar dönüp duruyoruz yıllardır. O da notalarının olağanüstü çekim gücüyle bizi sımsıkı tutuyor, uzayın yalnızlığına bırakmıyor.400 şarkı, yılın kadın sanatçısı ödülü, 20 milyon satan albümleri, 100'ü aşkın farklı yorumcu tarafından seslendirilen yapıtları, müziğe kazandırdığı yetenekler, 20'den fazla ülkede 1500'ün üzerinde konser, şiir kitabı, edebiyat, resim, tiyatro, sosyal sorumluluk projeleri...Bu kadar büyük bir yelpazeyi şu kısacık ömre nasıl açabildi, nasıl sığdırabildi? "Abartıyorsun Güneri" diyecek ama o gerçekten bir mucize. Tanrı bazı seçilmiş kullarını yeryüzüne öperek gönderirmiş. Örneğin futbolcuların ayaklarını, virtüözlerin, ressamların ellerini, atletlerin bacaklarını... Sezen'in de herhalde bu güzel sesi için boğazını, insanlığı için kalbini, bu müthiş kişiliğin cesaretin, üretkenliğin oluşması için de başını öpmüş.
Sezen önce Tanrı'nın öpücüğüyle başlayalım. Hissediyor musun onu?
Her kulu hissediyordur. Yani kendim için ayrıcalıklı bir öpücük olup olmadığını hakikaten kestiremiyorum. Çünkü herkes doğduğu andan itibaren kendiyle beraber ve kendine alışıyor. Ama çok özel bir yaşamım olduğunu ve çok fazla ödül olduğunun farkındayım tabii.
Ama bir kanal var diyorsun. Yazarken, söz yazarken, müzik yazarken...
Evet. Benim işimi yapan insanların ya da yakınında dolaşan insanların, yani yazı, müzik, söz üreten insanların çoğunda böyle bir durum tespitine rastladım. Bazı anlar var, gerçekten öyle. İnsan kendinin seyircisi oluyor yaptığı şeyin. Hatta şöyle hissederim ben, genellikle o anlar çok ilginçtir. Gerçekten gizli bir ortak bilgiyi hatırlamak gibi aslında. Bazıları kaleme dökebilir, bazıları şarkıya... Yani biraz katip görevi yapar gibi hissediyorum kendimi.
Geliyor diyorsun yani?
Evet yani.
Nereni öptü? Gırtlağını mı öptü en çok?
Vallahi bilmiyorum ki.
Bir de olanca güzelliğinle buradasın. Sen gittikçe daha güzel oluyorsun.
Vallahi her kadın bunun için emek sarf ediyor. Çünkü biliyorsun, beden ruha ihanet ediyor zaman geçtikçe. O yüzden eskiden, özellikle gençlik yıllarımda dalga geçtiğim şeylere şimdi ben de önem veriyorum. Mümkün olduğu kadar gözü, gönlü, kalbi okşamaya gayret ediyorum. Kendime bakıyorum, dikkat ediyorum. Spor yapıyorum. Sağlıklı besleniyorum ama neticede tabii ki doğanın dengesine de çok fazla karşı durulmaz. Ama efendilik sınırları içinde bu süreci yaşamayı hayal ediyorum tabii ki.
Bu sanat aşkının, müzik aşkının ilk ne zaman farkına vardın?
Aslında farkına varmak gibi değildi, yani kendiliğinden oraya doğru akıyordum.
8 yaşında çıkarmışsın masaya, oynarmışsın, şarkı söylermişsin...
Dokuz aylıkken.
Nasıl oluyor dokuz aylıkken?
Çok erken konuşmuşum ve yürümüşüm ben. Hatta senelerce bunu bir ayrıcalık, bir zeka göstergesi, bir farklılık gibi algıladım. Sonra kardeşim dört yaşında konuştu ama IQ'su bana basınca ben anladım ki bu çok özel bir durum değil. Ama sekiz aylıkken çok özel bir anım var. Sarayköy'de oturuyoruz. O zaman babam ortaokulda müdür. Annem de öğretmen. Annemin yün yumaklarından göğüs yapmışım kendime ve bir yaşıma kadar benim saçlarım yok.
Sekiz aylıkken yapmışsın bunu.
Zannediyorum mal müdürü o an evde olan kişi. Yanlış söylüyor olabilirim. Ama altı bağlı bir bebek düşün, kafası da kel, yamyam gibi, bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir bebek... Annemin yün yumaklarıyla gelmişim, fenalık geçirmiş adam. Dokuz aylıktan itibaren de "Tini Mini Hanım"ı, ilk şarkımı söylemeye başlamışım. Masanın üstüne çıkıp oynadığım... Annem şöyle anlatıyor: "Ben hep baskı altındaydım ve kontrollü olmak zorundaydım, o yüzden seni özgür bırakmak istedim ama ipin ucunu kaçırmışım."
Sekiz-dokuz yaşında da masaların üzerinde oynamaya başlamışsın. Neydi o zaman, "Azize" miydi?
Sekiz-dokuz yaş değil, o biraz daha sonra. O zaman çok meraklıyım dans etmeye, şarkı söylemeye. Bu aslında enerjisini akıtacak doğru kanal bulana kadar herkesin yaşadığı taşkınlık dönemi. Benim 18 yaşına kadar sürdü. Bir tane naylon torbam vardı. İçinde dansöz elbiseleri... O zaman plaklar var, "Azize" 45'liği var. Mahallede gün filan olduğu zaman hemen haber veriyorlar. "Sezen koş" diye... Özellikle Pakize Suda "Çabuk koş, evde misafirler var" diyor. Ben hemen kendimi toparlayıp torbamı aldığım ve elbiselerimi giydiğim gibi "Azize"yle...
Yazının devamı için tıkla
Kadınlar Kibele'yi katlayıp sandığa koymuş

42 yılda topladığı giysilerde 5 bin yıllık tarihin geniş özetini bulan Sabiha Tansuğ 'Tanrıçalar, kadın analar bugün de aramızda. Anadolu'yu dolaşırken yer yer Hitit bereket tanrıçası gibi heybetli, dimdik duran, gözünü kaçırmadan cesurca bakabilen kadınlarla karşılaşırsınız' diyor
Kadının tarihte ilk kez Anadolu'da eğitim gördüğü, erkeklerle aynı masada yemek yediği ve yargılayıcı (hakim) olduğunu biliyoruz. Kadının giyimine, süslenmesine verdiği sistemli öneme de yine ilk kez Anadolu uygarlıklarında rastlıyoruz. Araştırmalarınızdan çıkardığınız bu konuyla ilgili sonuçları anlatır mısınız?
Anadolu'da Hittitler, Frigler, Eski Yunan, İyonya, Roma ve diğerleri dinlerden önce de başlık giyip başlarını da örtüyorlardı. Bu kadınların görkemli, güzel görünmesini sağladığı gibi doğa olaylarına karşı koruyucu, işlevsel rolleri vardı.
Dini inanç ritüeli dışında, kadınlar geçmişte olduğu gibi bugün de Anadolu'da kendi dişilikleri, güzellikleriyle ilgili olarak başörtüsü kullanıyor mu?
Tüm Anadolu'da başörtüleri bin bir çiçekli, desenli yazmalarla örtüldüğü gibi, bu çeşitli yazmalar, ak tülbentler, akbaş örtüleri, türlü oyalarla süslenir, donatılır. Pul, kuru karanfil, karpuz çekirdeği, akşamsefası tohumu, çikolata kâğıdı, tohum gibi yuvarlanan çaput parçaları, mantı gibi birbirine tutturulan renkli ince naylon süngerleri kesip ortasından bağlayarak yapılan 'gır gır' oyaları, püskül oyaları, tığ, mekik ve en ince yüksek sanat seviyesine ulaşan iğne oyaları kadınların, kızların, yaşlıların başını bugün de süslemekte. Varlıklı veya değil fark etmez kadın eline ne geçerse bir şekilde oya olarak değerlendirip başını süsler. Kaşına rastık, gözüne sürmeyi çeker, nokta nokta püskürtme benler kondurur. Doğulu kadınlar da dövmeyle ellerini, yüzlerini süslerler. Daha eskiden bu yazmaların, başörtülerinin altına bir tanrıça gibi başlık giyerlerdi. Koleksiyonumda böyle 200 çeşit başlık var.
'Başlık parası' geline yapılan tacın karşıtı olarak paraya dönüşmüş halidir. Esasında kadın, ocağa gelen genç bir bereket tanrıçası gibi özel giysilerle donatılır ve atın üzerinde, tüm ihtişamıyla damat kapısına gelip dimdik durur. Kayınpeder, kayınvalide önüne gelirler ve toplum önünde geline sesli olarak mal bağışı yapılır. Koyun, keçi, bağ, bahçe, zeytinlik gibi. Aynı tanrıça Artemis'in önlüğündeki semboller gibi, ocağa yeni gelen genç kadına, ocaktan mal sunumu yapılır. Ve gelin memnun olunca attan yavaşça kendini salıverir. Damda dikilmiş rengârenk kreplerle süslü, düğün bayrağı yanında duran damat, bozuk paralar, pirinç, şeker atar gelinin başı üzerine; ocaklarının bereketli, uğurlu olması için.
Böyle bir gelenek kadının ezikliğini mi yoksa ana tanrıçalığını mı temsil ediyor? Karar verin. Bu gelenek yer yer sürüyor.
Kadın haklarının son derece güçsüz olduğu Türkiye'de aslında kadının sahip olduğu bir öz güç var mı sizce? Ta Anadolu'nun anaerkil döneminden sürüp gelmiş bir öz güç...
Anadolumuz güçlü analarla doludur. Tanrıçalar, kadın analar, Fadime ana, kadın evliyalar bugün de aramızda yaşıyor.
Anadolu'yu dolaşırken yer yer Hititlerin bereket tanrıçası gibi heybetli, göğsünü gererek dimdik duran, kadın veya erkek gözünü kaçırmadan cesurca bakabilen kadınlarla karşılaşırsınız. El bilekleri benim iki bileğim gibi, buğday çuvalını tutup başının üzerinden atarak arabaya yükleyen, kızdı mı bir erkeği kolları altından tutup kaldırıp dereye batıran kadınlar gördüm. Anadolu felsefesinde güçlü bir bedene sahip olmak kadın ve erkek için iftihar edilecek bir olaydır. Erkek bilir, ocaktaki kadını zayıf olursa o aile güçsüz kalır. Erkekler karılarıyla için için övünürler.
Kasaba pazarlarında, pazarcı kadınlarla oturup söyleşi yapmaya bayılırım. Kazandıkları parayla çarşıdan istedikleri alışverişi kendileri yaparlar. Ben 'Paraları ne yapıyorsunuz? Kocanıza veriyor musunuz' dediğim zaman; "Hayır, hiçbirimiz vermeyiz, ama hayat müşterek, onun için paraları biz harcarız" derler. 'Ama ben de siz çalışırken erkekler kahvede oturmuyor mu' dediğimde 'Anam onların yaptıkları işler öyle ağırdır ki, kahvede soluklanıp, yorgınluk giderirler. Tekeyi çok yorarsan akşam avucunu yalarsın' dedi. Doğrusu ne yalan söyleyeyim ağzım açık kaldı.
Bunun yanında Anadolu'nun bir de çoban kızları, kadınları vardır. Omzunda azık torbası, silahı, kuşağının içinde bıçağı, para kesesi, sigara tüttürüyorsa tütün kesesi, tuz kesesi bulunur. Sürünün peşinde çoban köpekleriyle birlikte günlerce tek başına dağ bayır dolaşır. Karaburun yöresinde dünya güzeli bir çoban kız vardı 20 yıl önce. Annesi de çobandı, babası da.
Kadınlarla ilgili destanlar yazabiliriz Sezenciğim. Kat kat medeniyetler geçmiş topraklar üzerinde ki halk en az 5 bin yıllık kültüre sahip. Köy Enstitüleri küçük reformlar yaparak devam etseydi, bugün şehirlerimiz ve köylerimiz de bu durumda olmayacaktı. 1950'den beri köy çocuklarını, kızlı erkekli, imam-hatip okullarında eğitmeye çalıştık. Ve bu günlere geldik.
Neden topluyorum?
Binbir kadın el sanatı içinde sadece oyaları ele alırsak bunların her biri Anadolu kültürünün elçileri gibidirler. Onun için eşimle ben kırk yıldır objeleri toplayarak böyle büyük bir Anadolu kültür koleksiyonunu oluşturdum. Gaye kurulacak etnografya müzesiyle, bu toplumun özündeki gizemi gelecek kuşaklara ve tüm insanlara hatırlatıp düşünmelerini sağlamak. Tabii düşünen bir halk isteniyorsa.
(Sezen Aksu'nun, Sabiha Tansuğ ile 14 Ocak 2007 tarihli Radikal'deki söyleşisi)
Sezen Aksu'nun büyüsünün altında

Aşağıdan, 'Sezen Aksu geldi' dediler, hemen karşılamaya koştum ama asansörlerin önünde tereddüde düştüm: Aşağıya insem yetişebilir miydim, yoksa Radikal'in bulunduğu üçüncü katta kalmaya devam mı etmeliydim? Gazetenin ortak avlusuna bakan balkondan aşağıya baktım. Bütün katlarda çalışanlar ama özellikle de kadınlar balkonun kenarına üşüşmüşler, Sezen Aksu'yu görmek peşindeler.
Asansörle aşağı indim, onu karşıladım, yukarı geldik. Önce benim odamda biraz nefeslendik ve ben artık geçen haftadan ötürü tecrübeli olduğumdan işleyişi anlatmaya başladım. Toplantılarımızı ve hangi toplantının amacının ne olduğunu söyledim. Sonra hemen toplantı masasına oturduk.
Sezen Aksu'nun çok heyecanlı olduğunu biliyorum ama ben de en az onun kadar heyecanlıyım. Yaşayan bir efsaneyle, Türkiye'de yediden yetmişe herkesi şu veya bu biçimde ve şu veya bu kadar etkilemiş biri ile bir bütün günü geçireceğiz, birlikte gazete çıkaracağız. Daha doğrusu o çıkaracak ben de izleyeceğim, yardımım istenirse edeceğim.
Toplantıda günün haberlerinin ardından Sezen Aksu'nun bir haftadan uzun zamandan beri hazırlandığı haber konularını konuşmaya başladık. Daha önce ilgili konuları ve aklına gelen haber fikirlerini bize iletmişti Sezen Aksu, Radikal muhabirlerinin bu konulardaki çalışmalarını konuştuk. Aslında bir hayli malzeme toplanmıştı ve oldukça da kaliteliydi malzeme.
En çarpıcısı, Sezen Aksu'nun birkaç gün önce bana gönderdiği Şafak Pavey'in Türk Hava Yolları Genel Müdürü Dr. Aytekin Kotil'e hitaben yazdığı açık mektuptu. Bu mektubu Radikal İki'de okuyabilirsiniz. Okuyun ki, Türkiye'de özürlü olmak, aynı anda hem özürlü olup hem de hayata karışmaya çalışmak ne demekmiş, anlayın.
Sabah toplantısının ardından Sezen Aksu benim odama kapandı, yazısını tamamladı, öğlen yemeğine bile vakit kalmadığından bir tostla açlığını yatıştırdı ve çalışmaya devam etti.
Öğleden sonra birinci sayfamıza şekil vermek için masanın başına geçtiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu: Sezen Aksu evde çalışırken hızını alamamış, sadece haberleri, başlıkları düşünmekle kalmamış sayfa düzenini de yapmıştı. Açtı bilgisayarını ve hazırladığı sayfayı bize gösterdi. Bugünkü birinci sayfamızın tasarımı da Sezen Aksu'ya aittir, haberiniz olsun.
Gün boyunca bir yandan çalışırken bir yandan da geleni gideni hiç eksik olmadı. Birlikte fotoğraf çektirmek isteyenler mi dersiniz, teyzesi için imza alanlar mı, sohbete geldim deyip gitmeyenler mi, artık her çeşidi. Ama o kimseyi kırmadı, imza isteyene imza verdi, sohbet etmek isteyenle iki satır konuştu, hatta onun yanından yengesini, teyzesini, yeğenini telefonla arayıp onları Sezen Aksu ile konuşturanlar bile oldu.
Sezen Aksu'nun yaptığı gazeteyi elinizde tutuyorsunuz zaten. Şunu söyleyebilirim: Bu gazete sahiden Sezen Aksu gazetesi. Elbette eksikleri, hataları, ihmalleri vardır, olmaması mümkün de değil zaten ama bu gazete gerçekten Sezen Aksu'nun yüreğinde hissettiği rahatsızlıkları anlatan bir gazete.
Bence saklayın.
(İsmet Berkan'ın 14 Ocak 2007 tariihli Radikal'deki yazısı)
Gülümse

Bunca yıl bu kadar göz önünde bir popüler figür olmak, bir günlüğüne bir yetişkin oyunu gibi de olsa beni Radikal'i yönetme sürprizi ile karşı karşıya getirdi. Yurttaş Sezen olarak bana sağladığı bu şanstan dolayı 'o kadına' (Sezen Aksu) teşekkür borçluyum. İlk anda kendi alanımın dışına çıkma fikri beni korkutmadı değil. Sakinleşince dedim ki, "Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker".
Manşetteki beş ayıbın benim kişisel ilk beşim olduğunu ifade ederek başlamak isterim. Burada ilk beşi belirlerken esas aldığım, yaratılış itibarıyla güçlü olanın zayıftan çaldığı yaşama hakkıdır sadece. İnsan hakları yerine kadın hakları demem de bu yüzden.
Mecburiyetten değil insaniyetten, AB bizi dövüyor diye değil, zihniyet ve vicdanen insan sınıfına dahil olduğumuzdan yüzde yüz emin olmadıkça insan haklarının önünün tam olarak açılacağına inanmadığımdan, 'ana'dan başlamak daha çok sindi içime.
Çocukları Koruma Kanunu 1957'de yürürlüğe girdiği halde, 1997'ye kadar sümen altı ederek 40 yıl kaybettiren büyükler, geleceğin haklarına sahip çıkabilecek zihniyette çocuklar yetiştirebilir mi sizce? Bu yüzden çocuklara da sormak istedim "haklarınızdan haberiniz var mı?" diye. Örneğin 15 yaşındaysalar, Dernekler Kanunu'na göre; toplumsal, ruhsal, ahlakî, bedensel ve zihinsel yetenekleriyle; spor, eğitim ve öğretim haklarını, sosyal ve kültürel varlıklarını, aile ve özel yaşamlarını korumak ve geliştirmek amacıyla dernek kurup yönetebileceklerini, 12 yaşından itibaren de üyelik hakkına sahip olduklarını söylemek istedim.
NASA'nın uzay ve havacılık konusundaki en büyük temsilcisi James Hansen'ın küresel ısınma için hemen bir şey yapılmazsa sadece 10 yıl kaldığını açıkladığından haberdar iseler, geleceği olmayan çocuklar olarak zaten haklarının ellerinden çoktan alınmış olduğunu, bu yüzden bilip bilmemenin pek de bir önemi kalmadığını düşünmesinler diye.
Bir yandan, 8.5 milyonla Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 12.29'unu oluşturan özürlülerin neredeyse yarısının (yüzde 47'si), hiçbir tedavi imkânı bulamadığını, 2005 yılında AB talepleri doğrultusunda bir özürlüler yasası çıktığı halde, bir türlü hayata geçirilmemesinin ayıbının küçük tanıkları olmaktan sıkıntı duymasınlar; 2003 Özürlüler Hayat Başarısı Ödülü'nü almak üzere Cenevre'den THY ile Türkiye'ye gelirken, bir kolu, bir bacağı olmayan Şafak Pavey'i, iki kolu ya da iki bacağı birden eksik olmadığı için yeteri kadar özürlü bulmayıp, tekerlekli sandalye tahsis etmeyen zihniyet yüzünden, daha yolun başında umutsuzluğa kapılmasınlar diye.
Diğer yandan, parmakla sayılacak kadar azalan güzelim monachus'ların (Akdeniz fokları) gözlerinin önünde yok olup gitmesi, barınak hayvanlarının açlıktan birbirini yemeye başlaması, daha insani hiçbir yöntem kalmamış gibi kanatlıların diri diri yakılarak itlaf edilmesi nedeniyle geleceğe küsmesinler diye.
Bütün bu ayıpların değiştirilemez bir utanç yazgısı olmadığını anlatmak; Mevlana'lar, Hacı Bektaş'lar, Yunus Emre'ler diyarının çocukları olduklarını hatırlatmak; ortak akıl, ortak duygu, hiç kirlenmemiş taptaze vicdanlarla yola çıkıldığında hayatı yeniden üretmemek mümkün değil demek istedim onlara. Yüzyıllar önce söylenmesi gereken her şeyi bu topraklarda söylemişler zaten...
"Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme",
"Oturduğun yeri pak et, yediğin lokmayı hak et."
Hacı Bektaş Veli
"Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar"
"Sen yeni bir çocuk doğurmadıkça kan tatlı süt haline gelmez"
Mevlana
"Gel ey kardeş gel de birliğe özen
Birliktir her nefsin kal'asın bozan
Hiç kendi kendine kaynar mı kazan
çevre yanın ateş eylemeyince
Aşkın odu geldi yüreğim harlar
Aşkı olan arı namusu neyler
Be hey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince "
Yunus Emre
Radikal'e, dersimi çalışma sürecinde bilgi, birikim, arşiv ve gönüllerini açan, güvenerek ortak kalemleri olmama izin veren, en değerlisi umudumu yeniden parlatmama katkısı olan dostlarıma ve beni tanıdığınız alandaki kredilerime binaen zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için sizlere içtenlikle teşekkür ederim.
Bunları yazarken gülümsüyorum, siz de gülümseyin lütfen.
(Sezen Aksu'nun 14 Ocak 2007 tarihli Radikal'deki yazısı)
13 Ocak 2007
Onno Tunç Tribute

Uçak kazasında hayatını kaybeden ünlü besteci Onno Tunç'un ölümünün 10'uncu yılı için özel bir albüm hazırlanıyor. Bestecinin eserlerini yorumlamış ünlülerle müziğin genç yıldızlarını buluşturacak olan "Onno Tunç Tribute Albümü"nün sanat yönetmenliğini Sezen Aksu, müzik yönetmenliğini ise Zula Label üstlendi. Albümün sürprizi ise Sezen Aksu ile Nilüfer'in 'Tutsak' adlı şarkıda düet yapacak olmaları...
İşte "Onno Tunç Tribute Albümü"nde yer alan şarkıcılar ve yorumlayacakları şarkılar:
1. Dokun Bana - Ajda Pekkan
2. Yalnızca Sitem - Hüsnü Şenlendirici
3. Bir Çocuk Sevdim - Aylin Aslım featuring Hayko Cepkin
4. Şinanay - Ceza
5. Haydi Gel Benimle Ol - Emre Altuğ
6. Sultan Süleyman - Levent Yüksel featuring Murat Uncuoğlu
7. 1945 - Mor Ve Ötesi
8. Beni Unutma - Nilüfer
9. Seninle - Nükhet Duru
10. Sen Ağlama - Sertab Erener featuring Tuluğ Tırpan
11. Böyle de Yaşanır Ayrılıklar - Sezen Aksu
12. Ünzile - Şebnem Ferah
13. Hep Bana - Zerrin Özer
14. Tutsak - Sezen Aksu & Nilüfer
08 Ocak 2007
Sezen'in "Gizli Manşet"i

Diyorlar ki, haftaya Pazar günkü Radikal Gazetesi'ni Sezen Aksu hazırlayacak.
Yani 14 Ocak 2007 günkü Radikal'in manşetine, haberine, resim altına neyse ne; işte her satırına "Sezen" imza atacak.
Şimdi bize durup dururken yeni bir bilmece mi sunuyor hayat?
Yoksa bize yeni bir pencere mi açıyor hayat?
Dünya yeni haftayı tüketip Cumartesi'ne geldiğinde, kocaman dikdörtgen masanın ucuna oturacak minik bir beden; kendi manşetini bir yana bırakıp hangi günlük telaşı kelimelere taşıyacak? Yürekte en büyük, en koyu harflerle 10 yıldır yazılı duran manşet, hangi dünyevi olayın altında kalacak?
O gün, Sezen hiç ses etmezse hangi cesur yürek, titrek ses, "yarın 14 Ocak Pazar, Onno'nun ölüm yıldönümü" diyebilecek?
Yada belki hepsinden önce, elbette hepsinden önce 1996 yılının soğuk karlı Bursa semalarına Sezen dönecek. Her konserinde; bir an durup, göğe bakıp selam gönderen Sezen, bu kez hangi kelimeleri elçi kılacak selamı, özlemi taşısın diye?
Ya fotoğraf?
Arşivden fotoğraf seçmek....
Onno'nun, güleç yüzlü, kocaman gözlüklü Onno'nun yalnız bir fotoğrafını mı seçecek Sezen, yoksa omuz başında kendi minik suratının da bulunduğunu mu? Etiler'deki evde, piyano başında milyonların ezbere söylediği bir şarkıyı yaratırkenki anın görüntüsünü mü taşıyacak sayfaya; ya da o güne özel; evden gelirken kendi albümünden, kendinden seçtiği bir fotoğrafı mı?
Ya yazısı no'lacak?
Fotoğrafın altındaki yazıyı kim yazacak?
O yazıyı Sezen'den başka kim yazsa eksik kalacak?
Bunu o kocaman dikdörtgen masanın çevresine oturan herkes bilecek ama ses çıkaramayacak?
Belki de Sezen, bildiğimiz bir şarkının bir kaç satırını seçip koyacak sayfaya;
"Senden sonra ne tam mavi,
Ne tam sarı olmadı
Hafif bir söz gibi belki, ama öyle,
Yerin dolmadı" diyecek.
Belki de susacak, bekleyecek...
Bilemiyorum.
Hem kim bilebilir ki ben bileyim...
Ah hayat, yeni bilmeceler mi sunuyor bize?
Ah hayat, yeni pencereler mi sunuyor bize?
Diyorlar ki "14 Ocak Pazar günkü Radikal Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini Sezen Aksu yapacak..."
Duyduğum andan beri hissediyorum ki; o gün Sezen hem çok eğlenecek hem çok yanacak...
Fügen Ünal Şen / internethaber
Bu pazar Radikal'i Sezen Aksu hazırlayacak

Radikal'in dün Orhan Pamuk'un hazırladığı sayısı Cumhuriyet dışında yurt içinde ve yurt dışına pek çok gazeteye haber oldu. İsmet Berkan, Orhan Pamuk'la çalışmayı anlattığı yazısında gazeteyi bu pazar da Sezen Aksu'nun hazırlayacağını söyledi.
Orhan Pamuk'la çalışmak
Güneşli bir eylül günüydü. İstanbul'a tepeden bakan bir güzel lokantada kültür-sanat editörümüz Cem Erciyes'le birlikte Orhan Pamuk'u konuk ettik. Amacımız, yaz aylarında gazete içinde düzenlediğimiz bir seri toplantıda ortaya çıkan bir fikri ona aktarmaktı.
2006'nın yaz aylarında, Radikal'in 10. yayın yılında yapacağımız etkinlikleri konuşmak üzere bir dizi toplantı düzenledik gazete içinde. Ortaya atılan ve çok ilgi gören fikirlerin başında gazetenin bazı günler konuk editörler tarafından yönetilmesi de geliyordu. Benim sürekli işlerin mekaniğini merak eden kafam hemen şu soruyu sormuştu: "Tamam çok iyi fikir ama kime yaptıracağız?" Neredeyse ağız birliğiyle ilk isim ortaya çıkmıştı: Orhan Pamuk.
Pamuk, fikri aktardığımızda deyim yerindeyse üstüne atladı. O sırada Nobel kazanmamıştı, Amerika'ya, New York'taki Columbia Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gitmeye hazırlanıyordu. Programımızı onun dönüşüne göre ayarladık, hatta tarih bile belirledik: 24 Aralık pazar günü gazeteyi Orhan Pamuk çıkaracaktı. Ancak bu görüşmeden çok kısa bir süre sonra Pamuk'un Nobel'i aldığı açıklandı. Herkes gibi ben de çok sevinen ve gururlananlar arasındaydım. Düşünsenize, hayatımda ilk ve büyük ihtimalle son defa, yüz yüze tanıştığım, birlikte yemek yediğim, sohbet ettiğim, espriler paylaştığım biri Nobel almıştı. Konunun bırakın edebiyatla, Türkçeyle, Türk olmakla ilgili yönlerini, sadece kişisel tarafı bile sanki kendim Nobel almışım gibi sevinmeme yetiyordu zaten.
Pamuk'u o günden sonra ilk olarak Stockholm'de, Nobel töreni öncesinde gördüm. Açıkçası tedirgindim, acaba bizim projemizi yapmaya hâlâ niyetli miydi? Ama daha önce Milliyet'in Washington temsilcisi Yasemin Çongar içimi rahatlattı. O, Pamuk'la uzun bir söyleşi yapmış, söyleşi sonrası sohbet sırasında Pamuk, Radikal'i bir günlüğüne çıkaracağı için çok heyecanlı olduğunu söylemişti.
Zaten Pamuk'un da gördüğünde bana ilk sorusu, "Yapıyoruz değil mi?" oldu. Evet, elbette yapıyorduk. Ama sonra tarihi iki hafta erteledik, çünkü 24 Aralık'ı izleyen pazar yılbaşı ve bayramın ilk günüydü, biz de 7 Ocak'ta karar kıldık, Pamuk da biraz rahatladı, çünkü 'Hâlâ iyi bir fikir bulamadım' diyordu.
4 Ocak akşamı bu kez ek yayınlar yönetmenimiz Tuğrul Eryılmaz ve yine Cem Erciyes'le birlikte buluştuk Orhan Pamuk'la. Her an caymaya hazırdı, çünkü çok heyecanlıydı. O gece onu biraz teskin ettik, olası gazete yapma biçimlerini anlattık, o da makul buldu. Cumartesi sabahı 10.30'da Pamuk'un İstanbul Cihangir'deki 'yazı evi'nin önündeydim. Cihangirliler bir hoşluk yapmışlar, apartmanın sokak kapısının karşısındaki duvara kocaman 'Teşekkürler Orhan Pamuk' yazmışlar.
Otomobile bindik. Aslında ben de epey heyecanlıyım. Pamuk'un heyecanı da yüzünden okunuyor. Onu teskin etmek için, "En kötü ihtimalle" dedim, "Bugün (cumartesi) çıkan Radikal kadar kötü bir Radikal yaparsınız. Ama gazeteler yaşayan varlıklardır ve kalabalıklarla yaşarlar. Onu yapan kalabalığa bir kişinin, bir ekstra fikrin katılması bile çıkan gazeteyi biraz daha iyi yapar. O bakımdan müsterih olun." Bu sözler onu ne kadar teskin etti, bilinmez ama gazeteye varıp haber toplantısına girince Pamuk'un heyecanlı veya değil ne kadar çetin ceviz olduğunu hemen anladım.
Gündemlerdeki görece en önemsiz haberleri bile sonuna kadar sorguluyor, yeni yeni bakış açıları ve incelikler öneriyor ve üstelik bunu bıkıp usanmadan yapıyordu. Toplantı ertesi aslında hâlâ gergindi ama kısmen de rahatlamış gibiydi. Öğlen yemeğine indik. Gazetemizin sahibi Aydın Doğan masasında Mehmet Ali Yalçındağ, Rifat Ababay, Sedat Ergin ve Rauf Tamer'le yemekteydi, biz de katıldık. Yemekte gazetecilik esprileri havada uçuştu ve başta Aydın bey olmak üzere herkes Pamuk'un gazetecilik jargonuna hâkimiyetini teslim etti. Yemek sonrası günün esas toplantısı için bir kez daha yazıişleri masasındaydık. Bu kez haberlerden birinci sayfa çizilecekti. Yine haberleri dibine kadar sorguladı, her haberi biraz daha derinleştirmeye çalıştı. Derken toplantı bitip sayfanın çizimine geçildi ve dün çıkan Radikal elle tutulur hale gelmeye başladıkça Pamuk da rahatladı. Bu arada hoş bir sürpriz, Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ının ana karakterlerinden köşe yazarı Celal Salik'in ölmezden iki yıl önce, 1980 yılında Noter'e teslim ettiği daha önce hiç bilinmeyen bir köşe yazısının Pamuk tarafından gazeteye getirilmesiydi. Elbette koltuğumu nasıl Pamuk'a terk ettiysem köşemi de hemen Celal Salik'e verdim. Akşam gazeteden çıktığımızda saat 20.00'yi geçiyordu.
Çıkmazdan önce nihayet itiraf ettim ve Pamuk'u cesaretinden ötürü kutladım. O da biz Radikal çalışanlarını cesaretlerinden ötürü kutladı. Ama bence o kibarlık yapıyordu, kutlanması gereken biz değil Pamuk'tu. Ününü, bilgisini, bir gününü, edebiyatçı olarak kimliğini ortaya koymuş, bir risk almıştı. Kim bilir yeminli Pamuk düşmanları bu gazete için ne diyeceklerdi, onları umursamamıştı bile. Onu bıraktığımda bir kez daha teşekkür ettim ve evime gitmek üzere yola çıktım ama bir yandan dizlerim titriyor, içim içimi yiyordu: Acaba pazar sabahı gazeteyi alanlar ne düşünecek, ne diyecekti? Sabah erkenden arabama binip bayi bayi dolaşmaya başladım. Ne güzel ki, çoğu bayide Radikal ya bitmişti ya da bitmek üzereydi. Okuyucularımız Orhan Pamuk'a layık olduğu ilgiyi gösteriyorlardı. O yüzden önce Orhan Pamuk'a, ardından da dün Radikal'in yok satmasını sağlayan okuyucularımıza teşekkür etmeliyim.
Haftaya, Radikal'i çok beğendiğinizi bildiğim bir başka konuk editör çıkaracak. Bence pazar günkü gazetenizi şimdiden ayırtın, çünkü haftaya Radikal'in konuk editörlüğünü Sezen Aksu yapacak.
İsmet Berkan / Radikal
07 Ocak 2007
04 Ocak 2007
Ve Sezen Aksu Gülümse'di

Sezen Aksu ile üçüncü röportajım bu... Dikkatli ve hafızası kuvvetli okuyucularımız anımsayabilirler; üç röportajımızda değişen ve değişmeyen bazı özellikler var:
Boom' un Müzik Dergisi' ne dönüştüğü ilk sayısına (Ekim 89 ) Sezen Aksu konuk olurken yanında Onno Tunç vardı. "Sezen Aksu Söylüyor " adlı satış rekorları kıran kasetin çıkışı vesilesiyle görüştüğümüz Aksu, kendinden sonra albümün ikinci kahramanı Tunç'la birlikte yanıtlamıştı sorularımızı.
Müzik Dergsi'ne ikinci kez Aşkın Nur Yengi ile birlikte konuk olmuştu Sezen Aksu (Temmuz 90) . O zaman görüşmemizi, ilkinde olduğu gibi Aksu'nun Levent'deki evinde değil, Müzik Dergisi' nin Elmadağ' daki tarihi binasında yapmıştık. Röportajımızın vesilesi, Aşkın Nur Yengi nin ilk kasetinde ulaştığı inanılması güç tiraj ve Sezen Aksu' nun bu kasetle ortaya koyduğu prodüktör kimliğiydi.
Onno Tunç, o görüşmede de, Aşkın Nur Yengi ve Sezen Aksu'dan sonra albüme ağırlığını koyan üçüncü önemli imzaydı. Bu kez, Müzik Dergisi' nin bürosu Halkalı' da, görüşmemiz Sezen Aksu' nun Levent' teki- artık daha çok büro kimliği kazanmış- evinde ve sanatçının yanında, yakında birlikte sahne çalışmalarına başlayacağı aktör Uğur Yücel var. Görüşme vesilemiz Aksu' nun, neredeyse iki yıla yakın bir aradan sonra çıkarttığı yeni albümü "Gülümse" ... Dört bestesi, sekiz düzenlemesiyle Onno Tunç, albümün yine ağırlıklı ikinci imzası üç görüşmede, hiç değişmeyen en temel özellik ise Sezen Aksu' nun, her zamanki sağlam ekibi, albümün oluşmasında her türlü maddi kaygıdan uzak sağlanmaya çalışan teknolojik üstünlüklere rağmen kurtulamadığı- ve mükemmeliyetçiliğinden dolayı da sanırım kurtulamayacağı- tedirginliği, ürkekliği ve onu, çalışmalarını güzelleştiren heyecanı...
"Şaka değil, ürküyorum. Beğenilmezse, diye korkuyorum. Ya birileri daha iyisini yaparsa, diye tedirgin oluyorum" diyor Aksu.
Evinde yine kediler var. Ama papağanı yok. Görüşmeyi yaptığımızda kaset henüz piyasada olmadığı için, röportaja birlikte gittiğimiz Serpil Yılmaz ile albümü dinleyebilmemiz için stüdyodan gerekli aygıtlar eve taşıtıldı ve Gülümse'yi, yer yer gülümseyerek, çoğu kez de hüzne dönük duygularla dinledik. Albüm, sözlerini Aysel Gürel'in yazdığı, müziği Onno Tunç' a ait " Hadi Bakalım" la başlıyor. (Albümün hareketli, hit adayı parçalarının başında. "Şinanay" olur mu bilmem ama, onun yerine oynuyor bu şarkı). Müzik ve düzenlemesini Onno Tunç' un yaptığı " Tutsak" ın sözleri; Sezen Aksu, Ece Aksoy, Onat Kutlar, Ersin Salman ve Onno Tunç tarafından birlikte yazılmış. (Belli bir kesimde çok tutabilecek hüzünlü bir aşk şarkısı).
"Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam", Sezen Aksu duyarlılığını yansıtan sözleriyle etkili olacaktır sanırım. Müzik ve düzenleme Onno Tunç.
Kemal Burkay şiiri, Arto Tunç' un müziği ve Onno Tunç' un düzenlemesiyle oluşan " Gülümse" bana göre albümün en iyi, en keyif veren şarkısı. (Albüme adını veren bu şarkı da, "Belalım" ın yerine oynuyor, kanımca).
A yüzünün son parçası " Güllerim Soldu" . Söz ve müzik Sezen Aksu' ya düzenleme Onno Tunç' a ait. (Tansiyonu yüksek " Bir Kara Aşk" şarkısı bu da... )
B yüzünün ilk parçası " Vazgeçtim" bence şok bir şarkı. Ara Dinkçiyan' ın müzikleyip, solist çaldığı bu şarkının sözleri Sezen Aksu' ya, yalın ama yerli yerinde düzenlemesi de Onno Tunç' a ait. (Rakıcıları uçurur bu şarkı...) Ünlü Yunanlı besteci Aleksiu'nun müziğine, Sezen Aksu' nun söz yazdığı ve Atilla Özdemiroğlu tarafından düzenlenen " Her Şeyi Yak " melodik yapısının akılda kalıcılığı ile şanslı.
Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri, Arto Tunç tarafından müziklenip, Onno Tunç tarafından da düzenlenmiş ve " Namus" ortaya çıkmış. (Fırlama şarkı, denilir mi bilemiyorum ama, bence böylesi bir tanıtım yakışıyor bu şarkıya).
Söz ve müziği Sezen Aksu'ya ait "Seni Kimler Aldı" , Fuat Güner' in düzenlemesiyle karşımızda. ( Aksu yine yakıcı bir karamsarlıkta...)
Sözleri Aysel Gürel' e, müziği Onno Tunç' a ait olan "Değer mi ? " geçen çalışmadan tanıdığımız bir şarkı. Onno Tunç' un yeni bir düzenlemesiyle yeniden sunuluyor. (Sezen Aksu, bu şarkının İngilizce versiyonunun, bu düzenlemeyle TV'den yayınından sonra çok talep aldığını ve bu yüzden yeni kasette de " Değer mi ?" nin yeni versiyonuna yer verdiklerini belirtiyor).
Albüm, " Gülümse" adlı şarkının bir bölümünün tekrarlanmasıyla son buluyor. Stüdyo FT ve Gelişim' de hazırlanan albümün tonmaysterleri; Duyal Karagözoğlu ve Aykut Gürel. Miks işlemleri, bu albüm için özel olarak Türkiye' ye gelen İngiliz Curtis Schwarts tarafından gerçekleştirilmiş... Sezen Aksu' yu birkaç aydır görmemiştim. Basında çıkan haberlerden izliyordum onu. Fırtınaya mı kapılmıştı Minik Serçe. Fırtınalar esmişse de, dinmişti ben gördüğümde. Bahar akşamının serin melteminde süzülüyordu. Dingindi. Altı aya yaklaşan bir süredir devam eden stüdyo çalışmaları bitmiş; gözyaşları terlere karışmış; hüzünlü yıldız artık insanlara sesleniyordu: " Gülümse "...
"Benim bütün çalışmalarım zorlu, hatta kanlı olurdu ama bu çalışmam hepsine fark attı. " Gülümse" de kan gövdeyi götürdü."
Yaptığı işin kendi gününe, yapmak istediklerine, yani kendini, bulunduğu ana göre ifade etmeye yönelik olmaktan öte iddialar taşımadığına değinen Sezen Aksu, içkisinden bir yudum aldıktan sonra şöyle devam etti: " Bedrettin Cömert' in çevirisi " Sanatın Öyküsü" adlı kitabın başında, hiç unutamadığım birkaç cümle vardır: " Büyük S ile başlayan sanat yoktur" diyor. Önce insanlar işlerini yaparlar. Hiç kimsenin de başka bir insandan farkı yoktur. Ama herhangi bir iş meydana getirdiniz. O, içinde bulunduğunuz zamanı ve mekanı aşabilecek birtakım güçlere sahipse, sizin insiyatifiniz dışında, aşar diyor. Yani sevincini ve özellikle estetiğini oluşturma yolunda bir yol alabilecek gücü varsa kalıcılık söz konusudur. Bu yüzden bir çok sanatçı öldükten sonra anlaşılabilmiştir. Gerçi bugün artık böyle bir mesele yok. Kitle iletişim araçları öyle bir noktaya geldi ki, artık kimsenin yüz sene sonra sizi anlamasına gerek yok. Bugün burada birşey yaparsınız, yarın öbür gün sizi orada anlarlar." Büyük sanat , diye bir şeyin olmadığına; ama sanatçılara inandığını belirten Aksu, " Benim, gerçekten böyle bir endişem yok," diyerek açıklıyor: " Ben sadece iyi şarkı söylemek için bütün iyi ve doğru gereklilikleri yerine getirmeye çalışıyorum. Yani iyi müzisyen, iyi stüdyo, iyi mastering gibi... Kendi sevdiğim şarkıları söylemeye gayret ediyorum. Benim de bir sürü abuk subuk tarafım var. Ama bir sürü de hoş tarafım olabilir. Bütün bunların içinden, yani yaşamın; kendiliğinden damıtılarak bir şeyler süzülüyor; ağzını açan, kalemin ucundan bir şeyler söyleyen herkesin hayatından bir şeyler süzülüp ortaya çıkıyor ve onları kişi kendisi tayin edemiyor zaten. Ama birdenbire, öyle bir şey ki o, hiç hesapsız kitapsızca, olanca içtenlikle çıkıveriyor ortaya... Galiba buna en iyi verilecek örneklerden biri Kemal Burkay' ın " Gülümse" şiiri, " Tut ki karnım acıktı/ Anneme küstüm." Bu şiirin içinde inanılmaz saf, masum, içten, insana uçsuz bucaksız pencereler açan bir boyut var: " Belki şehre bir film gelir/ Bir güzel orman olur yazılarda/ İklim değişir/ Akdeniz olur/ Gülümse" diyor. Ne kadar masum, ne kadar naif, basit ve ne kadar derin...
Ucu bucağı yok yani.
Biz bu dönemin sanatçıları olduğumuz için herkes değil ama çoğunluk, biografileri için yaşamaya programlanmış, sağlıksız; yani öldükten sonra bırakacakları izle ilgili, kendi yaşamlarından, kendi duygularından, kendi coşkularından, kendi uçma özgürlüklerinden fedakârlık ettikleri hazin bir ara dönem insanlarıyız bizler. Mümkün olduğu kadar buna teslim olmamak lazım. Uçma özgürlüğünü elde tutmaya gayret etmek lazım... Sezen Aksu, yaptığı, ürettiği işlerin sadece kendini ifade etmek iddiasına sahip olabileceğinin altını özellikle çizerek, bu işlerde " Reçete " nin olmayacağına inandığını söylüyor. " Ne hissediyorsan, gerçekten ne düşünüyorsan, onu söyleyebilecek yürekliliği gösterebilme gücü... İşte en temel mesele! Üçüncü şahıslara göre hangi lafı edersem daha önemli olurum, hangi lafı etmessem önemimden kaybetmem, gibi endişeler bir sanatçının yaratıcılığını tırpanlayan en önemli engel bence. Ne kadar kendini küçük görürsen gör, ne kadar yetersiz görürsen gör, üçüncü şahıslara göre değil, kendine göre hareket ettiğin zaman bir şey yaratma şansın olabilir. Kalıcı bir şey yani...
Sezen Aksu "Duygu dili" ne inananlardan. " Düşünce dili" nin bağlayıcılığının rahatsızlık verici olduğunu söylüyor. Düşüncenin her gün değişebileceğini, oysa duygunun insanı daha doğru ifade ettiğini belirtiyor. Başta da belirttiğim gibi, görüşmemiz boyunca Aksu' nun yanında Uğur Yücel bu çalışmada komedyenlik, mukallitlik yapmayacak, şarkı söyleyecek. Görüşmemiz süresince zaman zaman tenor sesiyle bize 'arya'lar sunan Uğur Yücel'in potansiyel şarkıcılık kariyeri de sezen Aksu katkısıyla avantajlı olarak başlıyor diyebiliriz, şimdiden... Aşkın'a yaptığı prodüksiyonla birçok genç sanatçının umutlarını kabartan Sezen Aksu, şimdilerde kendi sahne çalışmalarının yanı sıra, bir yandan Aşkın Nur Yengi' nin ikinci albümü, bir yandan da vokalisti Sertap' ın ilk albümü için hazırlıkları sürdürüyor. Siyah, dantel işlemeli, transparan bluzu, kızıl saçlarıyla "yeni uçuşların" eşiğinde gülümsüyor Sezen Aksu. Yine çok satacak, belli.
Sesi , bu kez daha çok enstrümanlardan biri olmuş, iyice geriye alınmış. Farklı bir " sound " la karşı karşıyayız. Belki başka bir şarkıcı için çok büyük bir risk olabilecek bu 'sound' deneyi, Sezen Aksu imzasıyla moda bile olabilir. Kanlı bir çalışmanın ardından, 'Gülümse'yen bir Sezen Aksu var şimdi karşımızda. "İklim değişir Akdeniz olur; Gülümse"
Soner Olgun
BOOM Müzik Dergisi Haziran 1991


